philosophy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
philosophy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster















'Images from 'Tantra Song' (published by Siglio Press) , one of the only books to survey the elusive tradition of abstract Tantric painting from Rajasthan, India. These small paintings on found paper are made anonymously in India (especially in Rajasthan) by practitioners of tantraism, some of whom are artists, to represent and embody fundamental aspects of Tantra, a vast and complex spiritual and philosophical practice. Viewing or meditating on these images stimulates specific mental and/or spiritual experiences that are part of Tantric teachings. Despite their didactic function, they also have a history of being coveted as decorative objects and abstract art both in India and in the West. The works depict deities as geometric, vividly hued shapes and mark a clear departure from Tantric art’s better-known figurative styles. They also resonate uncannily with lineages of twentieth-century art—from the Bauhaus and Russian Constructivism to Minimalism—as well as with much painting today. - Paris Review





"Bak, kendimi bir realist olarak görüyorum. Ama felsefi terimlere göre buna pesimist deniyor.
Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. Çok fazla bilinçlendik. Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. Hepimiz bir yanılsama içindeyken, duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat, aslında bir hiç olan bireyleriz.
Bence türümüzün yapması gereken en onurlu davranış, programlamamazı reddedip üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa son vermektir."


“I’d consider myself a realist, alright? 
But in philosophical terms I’m what’s called a pessimist. 
I think human consciousness is a tragic misstep in evolution. We became too self-aware. 
Nature created an aspect of nature separate from itself. 
We are creatures that should not exist by natural law. 
We are things that labor under the illusion of having a self, that accretion of sensory experience and feelings, programmed with total assurance that we are each somebody, when in fact everbody’s nobody. I think the honorable thing for our species to do is to deny our programming. 
Stop reproducing. Walk hand in hand into extinction. 
One last midnight, brothers and sisters opting out of a raw deal.”





           Exercise your human mind as thoroughly as possible,

              knowing it is only an exercise.

              Build beautiful artifacts, solve problems,

              explore the secrets of the physical universe.

              Savor the input from all the senses.

              Feel the joy and sorrow, the laughter, the empathy, compassion...

              and tote the emotional memory in your travel bag.

              I remember where I came from and how I became a human.

              Why I hung around. And now my final departure is scheduled.

              This way out. Escaping velocity.

              Not just eternity, but infinity.






Bilim Kurgu ve Gelecek

Ursula K. LeGuin


Geleceğin nerede olduğunu biliriz. Gelecek önümüzdedir. Öyle değil mi? Önümüzde uzanır, büyük bir gelecek önümüzde uzanır; her diploma töreninde, her seçim yılında güvenle ona doğru ilerleriz. Ve geçmişin nerede olduğunu biliriz. Ardımızdadır; doğru değil mi? Bu yüzden onu görmek için geriye dönmemiz gerekir ve bu geleceğe doğru ilerlememize engel olur; onun için geriye dönüp bakmayı pek sevmeyiz.
Öyle görünüyor ki, And Dağları'nın Quechua dilini konuşan insanları tüm bunları daha farklı algılıyorlar. Farklı algılıyorlar; çünkü geçmiş bildiğindir, onu görebilirsin -önündedir, burnunun ucundadır. Bu bir eylemden ziyade algılama, ilerlemeden ziyade farkında olma tarzı. En az bizim kadar mantıklı olduklarından ötürü, geleceğin arkamızda, gerimizde, omzumuzun ardında uzandığını söylerler. Gelecek, geriye dönüp o bir anlık bakışı yakalamadıkça göremeyeceğiniz bir şeydir. Ve bunun için bazen geriye dönmemiş olmayı dilersiniz, çünkü ardınızdan size doğru sokulanı bir an için görmüşsünüzdür... Bu nedenle biz And Dağları'nın insanlarını ilerleme, kirlilik, pembe diziler ve uydulardan müteşekkil kendi dünyamıza çektikçe, onlar omuzlarının üstünden nereye gittiklerini görmek için bakarak, geriye gidiyorlar.
Bunun ustaca ve yerinde bir tavır olduğunu düşünüyorurm. En azından bize "geleceğe doğru ilerleme" lakırdımızın bir metafor, gerçekten efsanevi bir fikir, hatta belki, hareketsiz, kabul eder, açık, sessiz, dingin olmaya dair maço korkumuza dayanan bir blöf olduğunu hatırlatıyor. Susmayan saatlerimiz zamanı yarattığımızı, onu denetlediğimizi düşünmemize neden oluyor. Saati çalıştırıyoruz ve zamanı yaratıyoruz. Ama aslında nükleer savaş başlıkları ile süpersonik jetler içerisinde onu karşılamak için ileri atılsak da, bir tepeye oturup lamaların otlamasını izlesek de, gelecek gelir, ya da oradadır. Alarmı kursanız da, kurmasanız da sabah olur. Gelecek sadece uzay değildir. Bilim kurgunun bir türünden, bütün Uzay Savaşları ve Yıldız Savaşları romanlarında ve filmlerinde ortaya çıkan emperyalist türünden ve bk'nin teknolojiyi yüksek teknolojiye indirgeyen biçimlerinden ayrıldığım nokta budur. Bu tür romanlarda, uzay ve gelecek eşanlamlıdır: bağlantı kuracağımız, işgal edeceğimiz, sömürge haline getireceğimiz ve banliyö kılacağımız yerlerdir.
Eğer uzayla "bağlantı kurabilirsek" orada muhtemelen böyle davranacağız. Uzayı "fethetme"miz mümkündür. Ama geleceği "fethetme"miz mümkün değildir; çünkü ona ulaşmak için bir yolumuz yok. Gelecek bizim, bedenen ve olağan bilinç durumlarında, dışlandığımız mekanzaman sürekliliğinin parçasıdır. Omzumuzun üzerinden bakarken yakaladığımız anlar dışında onu göremeyiz bile.
Göremediğimize baktığımız zaman gördüklerimiz, kafalarımızın içindekilerdir. Düşüncelerimiz ve düşlerimiz; iyi olanlar ve kötü olanlar. Ve bana öyle geliyor ki, bilim kurgu gerçekten işini yaptığında, ilgilendiği şey tam da budur. "Gelecek" değil. Düşlerimizi ve düşüncelerimizi gerçek dünyayla karıştırdığımızda, geleceği sahip olduğumuz bir yer gibi düşündüğümüzde başımız derttedir. O zaman hüsnü niyete ve kaçışa yenik düşeriz ve bilim kurgu megoloman bir hal alır ve kurgu olmanın ötesinde kehanet olduğunu düşünür ve Pentagon ve Beyaz Saray ona inanmaya başlar ve bizler Yıldız Savaşları Projesi aracılığıyla geleceği fetheden Hakiki Müminler oluruz.
Ben bir bilim kurgu yazarı olarak kendi adıma, Quechua'lar gibi, uzun süreler boyunca dingin kalmayı ve aslında önümde olana bakmayı tercih ediyorum: dünyaya, üstündeki dostlarıma ve yıldızlara.


Yaratma Eylemi Nedir?

Gilles Deleuze



Ursula Le Guin kendini “Taocu, anarşist, feminist ve çevreci” olarak tanımlıyor: Taoculuk, insanın hareketsiz kalmasıyla huzuru ve sukuneti bulmasıdır. Bununla beraber kendini dinlemesi ve kendi içini okumasıdır. Doğanın ideal düzenine uymak, onu doğru ve iyi kabul etmektir. İyiliğin erdemlilikle gerçekleşmesi ve iyilik eğilimini gerçekleştirmektir. Anarşizm, başta devlet olmak üzere bütün baskıcı kurumların varlığını reddetmektir. Toplumu en uygun ve verimli biçimlenişine, yani doğal biçimlenişine bırakmaktır. Anarşizmde bireysel çeşitlilikler, yetenekler ve yaratıcılık bu şekilde gelişir. Baskı ve korku yoktur. İşbirliği ve sevgi vardır. Devlet yerine, bu işbirliği ve sevgi içinde çalışan kurumlar ve federasyonlar konulur. Bireysel - toplumsal ahlak ön plandadır. Feminizm; toplumun sınıflara bölünmesiyle ve özel mülkiyetin gelişmesiyle, çocuğun babasının belli olması amacıyla, kadının özel bir mülk sayılarak gizlenmesi ve kapatılmasıyla, erkekten aşağı bir tür olarak gösterilmesi ve ona erkeklere tanınan hakların tanınmamasıyla ortaya çıkan, kadınlara eşit haklar ve özgürlükler verilmesini savunan ideolojidir. Çevrecilik, doğaya saygıdır. Doğayı ve onun çeşitliliğini korumaktır. Onu politika, çıkar, teknoloji, maddiyat ve modern dünya adına tahrip etmeye karşı çıkmaktır. Doğayla bir bütün olmaktır.


“Yerdeniz Büyücüsü”nde (Yerdeniz I)1 Le Guin, kendi deyimiyle “Sanat hakkındaki görüşleri sanatçılara en yakın gelen psikolog” Carl Gustav Jung’un “gölge” arketipini kullanır. Gölge öteki yüzümüz, karanlık kardeşimizdir. O; masallardaki canavarlar, düşmanlar, yılanlardır. İçimizdeki kabul etmek istemediğimiz, yüzleşmediğimiz, bastırdığımız karanlık yönler ve eğilimlerdir. Jung’un kendisi gölge için şöyle diyor: “Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur.” Kendi gölgesiyle yüzleşemeyen insan suçu başkalarına atar, onları kötü diye niteler. Oysa ki yapılması gereken; onunla yüzleşmek, onu kabul etmektir. O kontrol edilebilir. Büyümek burada başlar. İşte Le Guin “Yerdeniz Büyücüsü”nde, büyücü olma yolundaki Ged’in önce kendi gölgesinden kaçmasını, sonra onu takip edip onunla yüzleşmesini ve büyümesini anlatıyor.